Araştırmacı-yazar Mustafa Armağan 18 Temmuz’a denk gelen“Türkçe ezan” uygulamasına resmen geçişin 78.yıldönümünde gazetemize önemli açıklamalarda bulundu. Din reformu yapılmak istendi. Camiler kapatıldı… Camiler depoya çevrildi!.. Ve bu süreç, Türkçeleştirilen ezanla başlatıldı. 18 yıl süren despot uygulamayla insanlar hapislere atıldı, sürgüne gönderildi, dayağa maruz kaldı.
Mehmet Özcan / DOĞRUHABER
CHP'nin tek parti günlerinin eseri olarak tarihe geçen “Türkçe ezan” faciası bundan 78 yıl önce Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 18 Temmuz 1932'de resmen ilan edilerek tam 18 yıl yürürlükte kaldı. 1950 yılına kadar süren “Türkçe ezan” uygulamasıyla camilerden “Tanrı Uludur” sesleri yükselirken, uygulamaya karşı çıkanlara ceza verildi. “Türkçe ezan” uygulamasına resmi geçişin yıldönümü olan 18 Temmuz münasebetiyle bir araya gelerek konuştuğumuz Araştırmacı-Yazar Mustafa Armağan bize önemli açıklamalarda bulundu. Haziran ayında Türkçe Ezan ve Menderes (Timaş Yayınları) adlı değerli bir eseri de yayımlanan Armağan, “Türkçe ezan”a giden süreci ve sonrasını, Kıbrıs ve Hatay’da gelişen enteresan olayları ve tüm bu yaşananları gazetemize anlattı.
LOZAN ANLAŞMASI BİR KIRILMA NOKTASI
Niye Türkçe ezan? Böyle bir ihtiyaç(!) nerden doğmuş? 1400 yıldır ezan Arapça okunurken hangi gerekçeyle “Ezanı değiştirelim!” denmiş?
“Türkçe ezan” meselesinde Lozan’a kadar gitmek gerekir. Avrupa’da “Her yol Roma’ya çıkar” derler ya, Türkiye’de de yakın tarih konuşulacaksa mutlaka Lozan’a gitmek gerekiyor. Kıbrıs meselesine baksanız Lozan çıkıyor, Ermeni meselesine baksanız Lozan çıkıyor, azınlıklar meselesine baksanız Lozan çıkıyor, Kürt sorununa baksanız altından yine Lozan çıkıyor. Velhasıl her yol Lozan’a çıkmaktadır. Peki Lozan’da ne oldu? Lozan’a giderkenki Türkiye ile Lozan imzalandıktan sonraki Türkiye arasında muazzam bir fark olduğunu görmemiz lazım. Bu farkı görmezsek Türkçe ezanı da anlayamayız.
HİLAFET KALDIRILDI, ALFABE VE TARİH DEĞİŞTİRİLDİ
Lozan’ın ardından ilk olarak hilafetin kaldırılması gündeme geliyor. Dine baskı gündeme geliyor. Medreseler kapatılıyor. Okullardan din dersleri kaldırılıyor. Vs. Şunu demeye çalışıyorum: 24 Temmuz’da Lozan imzalandıktan sonra Türkiye bir dizi reform (inkılap) yapma zorunluluğu hissetti.
Yalnız bu inkılapları öyle gönlümüzden geldiği için, kendimiz yapmış değiliz. Türkiye’ye Lozan’da dayatılan bazı şartlar söz konusudur.
Hilafetin kaldırılması inkılâptır. Tevhid-i Tedrisat’la medreselerin kapatılması inkılâptır. Peki sonra ne oldu? Tekkelerin kapatılması, sonra medeni hukukun getirilmesi -ki bu çok önemli bir konu… Sözü uzatmayalım, bu inkılaplar din alanında, hukuk alanında, kurumsal anlamda laik bir Türkiye’nin temellerini şekillendirdi.
1928 sonrasında bu kez sıra kültür inkılaplarına geldi. Yani din, alfabe ve tarih… Tarih kitapları yeniden yazıldı, Türk Tarih Kurumu kuruldu. Dili Osmanlı kimliğinden çıkarmak için Türk Dil Kurumu kuruldu, Arap alfabesi değiştirildi, Latin alfabesi yeni ‘Türk alfabesi’ olarak getirildi. Arkasından da Atatürk’ün kendi ifadesiyle ‘son inkılap’ olan dinde reforma sıra geldi.
Süreci bu şekilde değerlendirmemiz lazım. Neden Türkçe ezan, Türkçe ibadet, Türkçe Kur’an, Türkçe sela? diyorsak bu olaylar zincirini bilmemiz lazım. Bu sürecin içinde anlam kazanır dinde reform çünkü.
Amaç, ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi olarak görünmekle birlikte İslamiyet’in ‘millî bir din’ haline getirilerek içerisindeki hararetin söndürülmesiydi. Bunun için Protestanlıkta İncil’in ana dilde okunması gibi herkesin Ku’ran’ı Türkçe okuması yönünde girişimlerde bulunuldu. Türkçe Kur’an’la namaz kıldırıldı. Dolayısıyla ben Türkçe ezan uygulamasını, inkılâpların bir uzantısı ve sonuncusu olarak görüyorum. O, Türkiye’nin içine sokulmak istendiği laikleşme sürecinin bir parçasıydı.
Peki, işlevi neydi “Türkçe ezan”ın? Yani ezan Türkçe okununca devlet somut olarak bundan ne elde edecekti? Vatandaş kendini dünyanın neresinde hissedecekti? Ezanı Türkçe duyunca veya ibadeti Türkçe yapınca kendini kimlere ait görecek veya nerden kopacaktı? Neden bu kadar önemliydi ezanı Türkçeleştirmek?
AMAÇ CAMİLERE EL KOYMAKTI
Mesele şuydu: Devlet, kendi kontrolünün dışındaki güçleri kontrolüne almak istiyordu. Bunun için de kutsallık alanını denetlemesi gerekiyordu, zira kurulmak istenen bürokratik rasyonelliğe direnişin merkezleri camilerdi. Ezanı Türkçe okumaya zorlayarak oradaki kontrol edilemez gücün kaynağını kontrolü altına aldı ve nüfuzunu artırdı.
Bir de şu var: Her siyasal ideoloji kendi efsununu oluşturmak ister. Cumhuriyet’e de halk üzerinde kullanacağı, duygusal bir bağlılık oluşturacağı bir efsun lazımdı. Tam bu efsun kurulurken, insanların duygusal yaşantısını yöneten dinin rekabeti canlarını sıkıyordu. Milli bayramlarda ağlamayan insanlar mevlidlerde ağlıyor, mistik tatminlerini dinde buluyorlardı. İktidar bunu dışlamayı ve efsun tekelini elinde toplamayı denedi Türkçe ezan ve Kur’an’la.
Bunun için de gerekçeler üretti. İnsanlar ezanın anlamını bilirse daha çok Müslüman olurlar denildi. Oysa tam tersi oldu ve Ezan Türkçe okununca insanlar camilerden uzaklaştı. O zamanın hocaları diyorlar ki; sünnetin değiştirildiği bir yerde namaz kılmak caiz değil. Sünneti değiştirmeye kalkışırsanız insanlar camilerden kaçacak. Bu iki kere iki dört. Camiler boşalacak. Kaldı ki değiştirilen, ezandı. Ezan değişince camiye gelen olur mu? Ardından bu camiler niye boş, kapatalım, üç camiyi bir araya getirelim, dendi. Bir kasabada, ilçede tek cami neye yetmiyor denildi. Üçüncü aşama bunlar niye boş duruyor, millet malı, milli servet, değerlendirelim denildi. O zaman bunları kullanalım, ya kiraya verelim veya depo olsun. Görüyorsunuz, gerekçeler nasıl üretiliyor. Bir taraftan da CHP de terk edilen camileri ilçe teşkilatı veya Halkevleri olarak kullanıyor.
Ne oldu şimdi? 1950’ye gelindiğinde camilerin çok büyük bir kısmı kapalıydı. Kutsallığın son sığınağı olan camiler de kapanınca dine karşı uygulamalar için uygun zemin hazırlandı. Kimi cami müze yapıldı, kimi satıldı, yıkıldı yol açmak bahanesiyle (mesela Bursa’da Heykelönü’ndeki Sarı Cami durup dururken yıktırıldı).
Yani kimsenin derdi ezan Türkçe okunursa daha çok insan camiye gider filan değildi. Böyle söylediler ama uygulamada cemaat camilerden uzaklaştırıldı, camiler boşaltıldı, ahıra çevrildi ve el konuldu. Laikleşme bizde böyle başarıldı.
“TÜRKÇE EZAN”A TOPLU VE BİREYSEL TEPKİLER GÖSTERİLDİ
O dönemde ezanın Türkçeleştirilmesine karşı halkın tepkisi nasıl oluyor? Halk sadece camiyi terk etmekle mi yetiniyor? Tam olarak halkın hissiyatı ne? Halk tepkisi olarak ne gibi örnekler var?
Tepkiler iki kategoride birleşiyor. Birincisi grup tepkileri, ikincisi de bireysel tepkiler. Grup anlamında Bursa’daki meşhur 1933 hadisesi gibi Kayseri’de, Diyarbakır’da, Mardin’de… Toplu olarak ve açıkça Arapça ezan okuyarak yeni uygulamaya tepki duyanlar olmuş.
İkincisi bireysel tepkiler. Mesela köyde, kasabada “köyün delisi” veya deli sıfatına oturtulan insanlara ezanı öğretiyor ve minareye çıkarıp ezanı okutuyorlar. Tabii jandarma Arapça ezan sesini duyup gelince insanlar, “Bu kendi kendine çıkmış okuyor, delidir haberimiz yok” diyerek cezalardan kurtuluyorlardı. Bir taraftan alaya alırken bir taraftan da yasağı atlatmanın yolunu arıyorlardı. Sivil itaatsizlik anlamında (kametler de büyük merkezlerde Türkçeye çevrilmiştir) müezzin Türkçe kamet okurken cemaatten biri kalkıp Arapça kamet getiriyordu. Cami içinde itiş kakışlar yaşanıyordu. Hatta bazen müezzinler onları ihbar ediyordu jandarmaya. Buna benzer şeyler birçok bölgede yaşanmıştır.
18 YIL BOYUNCA HAPİS, SÜRGÜN VE DAYAK
Ama şu var ki, halk “Türkçe ezanı” kabul etmemiştir, imamlar ve müezzinler dahil. “Türkçe ezan” imamın, cemaatin yaptığı ibadeti sürekli olumsuz etkilemiştir. İnsan ibadetin kabul olmayacağını düşünürse yaptığı ibadetten haz duyabilir mi? Dolayısıyla o dönemin tanıklarını dinlediğiniz zaman ibadet duygusunu yitirmiş insanlarla karşılaşıyorsunuz ve işin ilginci, bunun sorumluluğunu da hükümete, devlete yüklemişler. Adı “Ezan düşmanı” bir devlete çıkmış ki hiç de haksız değiller. Çünkü inanılmayacak kadar çok sayıda dayak olayı var. O zamanlar İnsan Hakları Derneği de yok ki başvursunlar. İkincisi hapis cezası alan, üçüncüsü eğer kamu görevlisi ise camide çalışsın-çalışmasın sürgüne gönderilme tehlikesi, işten uzaklaştırılma, para cezası gibi… Bunlar 1932 yılından itibaren 18 yıl boyunca yaşanmış olaylardır.
1950’DE ARAPÇA EZANLA SÜREÇ TERSİNE İŞLEDİ
1950’de sadece ezanın minarelerden okunduğunu zannetmeyelim. Ezan Arapça olarak okunmaya başlayınca süreç tersine işlemeye başladı. İnsanlar tekrar camileri doldurmaya başladı. Bunun üzerine camilerin ihtiyaçları doğdu. Bu cami niye ahır yapılmış, depo yapılmış, kiraya verilmiş? Bu camilere ihtiyacımız var gibi talepler çoğalınca Demokrat Parti depo olan camileri boşalttı, cemaate verdi. Dolayısıyla Türkiye’de yeni hayatın tekrar canlanması ezanla sağlandı. Ezan için altı üstü 10 kelime diyebilirsiniz ama ezan aslında dinî hayatın bir kırılma noktasıdır. Ezanın aslına dönmesinden sonra birçok şey kendiliğinden yoluna giriyor.
DEVLETİN KÖYE TEK HİZMETİ, BEŞ VAKİT TÜRKÇE EZAN
Ben bu çalışmaya başlamadan önce doğrusu meselenin bu denli trajik olduğunun farkında değildim. Çalışmaya gönderilen bir mektupta da buna benzer ifadeler var. Mesela şöyle diyor: ‘Bizim köye devlet doktor göndermemiş, hemşire göndermemiş, öğretmen göndermemiş, ilaç göndermemiş, su getirmemiş, elektrik getirmemiş, tek hizmet(!) olarak “Türkçe ezanı” getirmiş. İşin garibi, köyde Türkçe bilen yok. Köyde Kürtçe konuşuluyor.’ Kürtler Türkçe ezan meselesini Türkler gibi sadece dinî bir mesele olarak değil, dilsel bir mesele olarak da yaşadılar yani.
KIBRIS’TA KIBRISLIYI GÖREMİYORSUNUZ
Kitabınızda Hatay’la ilgili anlattıklarınız çok ilginç. Çok duyulmamış meseleler... Okurlarımızın faydalanması açısından bir kez daha anlatabilir misiniz?
İki örneği özellikle zikrettim: Kıbrıs ve Hatay. Bir olayın ne olduğunu anlamak için onun dışındaki örneklerle kıyaslamak gerekir. Kıbrıs bu bakımdan enteresandı.
Bir İngiliz sömürgesi olan Kıbrıs’ta Türkiye’ye paralel olarak 1932’de “Türkçe ezan” uygulaması başlıyor ve burada 1950’de ezan Arapça’ya çevrildikten sonra da Kıbrıs’ta Türkçe okunmaya devam ediyor, ta ki 1969’a kadar. Şimdi Kıbrıs’a gidiyorsunuz bugün, Kıbrıs’ta Kıbrıslıyı camide göremiyorsunuz. Görüyorsunuz da nerde görüyorsunuz ya meyhanede, ya kahvehanede görüyorsunuz. Daha geçenlerde Kur’an Kurslarına baskınlar yapıldı, çocukların Kur’an eğitimi ve dinî bilgiler alması engellendi. Bakın o mantık hala devam ediyor. Kıbrıs’ı bu hale getiren bu mantıktır. Onun için şunu söylüyorum hep: Türkiye 1950’de o keskin ezan virajını alamasaydı Kıbrıs’ta gördüğümüz yaklaşım burada devam ediyor olacaktı. Dolayısıyla Türkiye Kıbrıs’a bu gözle bakmalı. Kıbrıs’ta hangi hatalar yapıldı, kendinden uzaklaşma adına neler yaşandı görsün ve kendi geçmişini biraz bu açıdan değerlendirsin. Kıbrıs’a bakıp Türkiye’nin ne hale getirilmek istendiği görülebilir.
KÜÇÜK OSMANLI DEDİĞİM HATAY TIPKI BİR LABORATUAR
Hatay benim her zaman için dikkatimi çekmiştir. Tıpkı bir laboratuardır. Hatay’a ben “Küçük Osmanlı” diyorum. İçinde Türkmenler var, Şii Araplar var (diğer yerlerde pek görülmeyen Arap olup da Alevi olanlar), Kürtler var, Katolik Rumlar var (Rumlar genelde Ortodoks olur). Velhasıl çok ilginç bir yer. Osmanlının neredeyse Lübnan kadar karışık yerlerinden birisi… Ve işgalci Fransızlar Hatay’da ezana karışmadılar. 1938’de bağımsız devlet oluncaya kadar Hatay Osmanlıca eğitim görmeye devam etti. Eski yazı derslerde kullanılmaya devam etti. Ezan da Arapça okunmaya devam etti.
HATAY ALININCA İLK İŞ OLARAK EZAN VE KUR’AN YASAKLANDI
Türk askeri Hatay’a girip de egemen olunca büyük bir şok yaşandı. Çünkü ilk yapılan işlerden birisi, Arapça okunan ezanı Türkçeye çevirmek, yani ezanı yasaklamak oldu. İkincisi Kur’an öğrenimini yasaklamak. Çok ilginç bir şey. ‘Sizi gâvurların elinden kurtarıyoruz’ diyorsunuz; gâvur dediğimiz işgalcilerin yapmadığını, dokunmadığı dinlerini yasaklıyorsunuz. Hapislere atıyorsunuz insanları Kur’an öğrettiği için. Kur’an eğitimi veren hocaları köylerden topluyorsunuz ve bu Kur’an cüzü de ne? diye delil olarak mahkemelere sunuyorsunuz.
HANGİSİ İŞGALCİ; FRANSA MI, TÜRKİYE Mİ?
Türkiye geldi, kurtardı. Bu nasıl kurtarmak? Neredeyse hangisi işgalci, diye soruyor insanlar. Fransızlar işgalciydi, dokunmadı dinimize, bunlar işgalci değil ama dinimize dokunan bunlar oldu diye. Bu tavır, bütün Türkiye’yi olduğu gibi Türkiye’ye sonradan monte edilen Hatay halkını da çok üzmüş ve rencide etmiştir. Bununla ilgili araştırırken Mehmet Tekin adlı Hataylı bir uzman var, onu aradım, dedim ki: ‘Siz de katılın çalışmamıza Hatay’ı en iyi bilenlerden biri olarak.’ Bana dedi ki; “Anlatacağım öyle olaylar var ki ben konumum itibarıyla bunları yazamıyorum. Ezan konusunda, Kur’an konusunda halka ne kadar baskılar yapıldığına dair o olayları yaşamış insanlardan o kadar çok şey işittim ki yazsam ortalık karışır.” Bilenler bilir, fakat maalesef Hatay’da çok hassas bir durum söz konusu. Onun için devlet oranın pek deşifre olmasını istemiyor. Farkındaysanız Hatay’la ilgili araştırmalar da çok sınırlıdır.
60 YILDIR TÜRKÇE EZAN OKUNMADIYSA…
Hocam son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
İki noktayı ilave etmek istiyorum. Birincisi, halk ezanı anlamıyor gerekçesiyle ezanın Arapçası yasaklanıyor. (Ki bence ezanın Arapçası diye bir şey yoktur. Ezanın Türkçesi, Lazcası, Kürtçesi olmaz, ezan vardır ve bildiğimiz tek şekli de budur: Arapçadır. “Türkçe ezan” aslında kelimelerde bir çelişkidir. Ezan bir tanedir, öbürü Bediüzzaman’ın dediği gibi bir şarkıdan ibarettir.) Türkçe bilmeyen yerlerde de, örneğin Arapça konuşan yerlerde de “Türkçe ezan” okutuluyor. Bu da garip, zira anlaşılmak esas ise bu insanlar zaten Arap ve ezanı anlayabiliyorlar. Aksine, Türkçe olunca anlamaz oluyorlar!
Bir diğer nokta da şu: Laikliğe uygun muydu ezanın yasaklanması? Bu açıdan baktığımızda ezanın yasaklanması laikliğe de aykırı bir olaydır. Serbest bırakıldığından beri 60 yıl geçti, o gün bu gündür bir tek camide, bir tek vakitte dahi Türkçe ezan okunmadıysa cemaat kararını çoktan vermiştir. Laiklik buysa toplum bu konuda kararını verdi. Başkalarına ne?
Araştırmacı-Yazar Mustafa Armağan’a bu güzel sohbetinden dolayı teşekkür ederken ikindi ezanı okumaya başlıyor. Müezzin ezanı o kadar güzel okuyor ki içimiz ısınıyor. İstanbul’un en eski yerleşimlerinden biri olan Üsküdar’da sahile bakan iki tarihi camiden biri Mihrimah Camii, diğeri Üçüncü Ahmed’in annesi adına yaptırdığı cami. Her iki cami de, ta Osmanlı zamanından beri ezanı karşılıklı olarak okuyor. Ezanın önemini Üsküdar’da okunan ezanla bir kez daha anlıyoruz. Ezan bizi namaz kılmak için Allah’ın evine davet ederken, o manevi atmosferi tadarak ayrılıyoruz.

|
YORUM: ...
Allah Razi olsun. insallah birgün gercekler daha serbestce konusulabilir, yazilabilirde zavalli milletimiz huzura kavusabilir. Mert ve cesur kardeslerimize cok ihtiyac var. Uyduruk seyler anlatmaktansa susmak daha iyi.
Muzaffer Alev Kopenhag www.esir.webbyen.dk hatal kullanim bildirin
Skoru azalt
Skoru yukseltin
Oy says:
+0
|






